fbpx
Her Hayal Bir Adımla Başlar

Her Hayal Bir Adımla Başlar

Kişiler bireysel çabaları ile neleri değiştirebilir? Doç. Dr Itır Erhart bu sorunun farkındalığıyla ‘Adım Adım, Açık Açık’ sivil toplum kuruluşunun kurucularından oldu. Bilgi Üniversitesinde Toplumsal Cinsiyet, İnsan Hakları, Spor Sosyolojisi, Toplumsal Hareketler alanlarında dersler veriyor. Bu enerji nerede geliyor? Kişilerinkendini tanıması neler kazandırır? Pek çok konuda Itır Erhart ile ilham veren röportajımız işte burada…

Her şeye yetişiyorsunuz? Bunun sırrı ne?

Yaptığım her şeyi severek yapıyorum. Vaktimi, enerjimi sevdiğim şeylere, sevdiğim insanlara ayırıyorum. Böyle olunca da enerji yükseliyor. Ve koşuyorum. Sanırım bunun da etkisi var enerji seviyem üzerinde.

Çocukluğunuzda nasıldınız?

Aşırı hareketli bir çocuktum. Sınıfta oturamıyordum. Fiziksel olarak çok aktiftim. Hatta bir defasında iki sınıf arasında bir camdan diğerine geçmeyi denemiştim. Öğretmenim beni hizaya çekmek, hizaya getirmek için çok çaba gösterdi.

Dersleriniz nasıldı?

Derslerim çok iyiydi. Hareketli olmama rağmen sevilen bir karakterdim. Öğretmenlerim açısından derslerimin iyi olması bu anlamda beni kabullenmelerini kolaylaştırdı. Lisede hayatım kolaylaştı.

Babanız psikiyatr olduğu için onun yaklaşımını merak ediyorum. Babanız ne diyordu?

Çok şanslıydım. Babam hiç beni yontmaya kalkmadı. Ailem beni kabul etti. Neysem onu kabul ettiler. Çok mu hareketliyim, onu da kabul ettiler. Çocukken daha çok fiziksel efor gerektirecek hobilere yönlendirdiler. Babam bunun bir paket olduğunu söylerdi. ‘’Hem aşırı enerjik, üretken olacak hem de sessiz sessiz oturacak. Bu ikisi aynı anda olmuyor’’ derdi.

Büyüdükçe bu senin hayatın, bütün yaptıklarından sen sorumlusun, sonuçlarıyla da sen yüzleşeceksin diye beni güçlendirici yaklaşımları oldu. Ailemde koruyucu, kollamacı durumu hiç hissetmedim.

Çocukken hobileriniz neydi?

Dans ediyordum. Hareketi çok sevdiğimden klasik bale ile başladım. Sonra dansa evrildi. Ortaokulda hentbol oynuyordum.

Kitaplarla aranız nasıldı?

Bu kadar hareketli olduğum halde okumayı çok seviyordum. Babam Fransız edebiyatı çok severdi. Evde de kitap okurdu. Onlarla büyüdüm. Tragedya—özellikle Racine ve Corneille— dinleyerek. Anlamadığım bir dilde. Bunlar altı, yedi yaşımdayken olanlar. Babam müthiş edebiyat tutkunuydu ve “sesini duy, ritmini duy yeter” derdi. Onun için bana okuyordu. Bu bende müthiş bir edebiyat tutkusu geliştirdi. O yaşlardan itibaren çok okudum. Evimizde çok kitap vardı. O yüzden edebiyat okumak istedim.

İnsanın anlam arayışı malum, aileler kendi anlam arayışlarının farkında mı?

Hayatın anlamı nedir sorusu bizde çok ileriki yaşlarda sorulan bir soru. Çocukluk yıllarımız, gençlik yıllarımız genelde kafamızda şekillendirdiğimiz hayata doğru çalışmak ve çabalamakla geçiyor. Bu hayat ise genelde toplumun bize dayattığı iyi hayat oluyor. İyi bir okulda oku, iyi bir insanla evlen, iyi bir çocuğun olsun, iyi işin olsun, iyi bir evde otur gibi. Fakat aslında hayatın anlamı bunlarda değil.

Pek çoğumuz elde ettiğimiz şeylerin hayatımıza anlam katmadığını geç bir yaşta keşfediyoruz. Hayatın anlamı ne, ne bizi mutlu eder bu soruları mümkün olduğu kadar erken sorup harekete geçsek aslında o kadar daha tatminkar hayatlar yaşayacağız.

Peki çocuklar için ne yapabiliriz? Anlam bulma çocuklara nasıl anlatılabilir?

Benim kendimce bir yöntemim var çünkü benim de bir çocuğum var. Çocuklara içinde bulundukları durumdan, yaşamdan çok başka yaşamların da olduğunu göstermek önemli. Benim şansım hem akademik çalışmalarda hem de sivil toplum çalışmalarından dolayı çok farklı yerlerde olduğumdan, farklı koşullardaki insanlarla temas kurabildiğim için kızıma da bunu göstermeye ve onu dadahil etmeye çalışıyorum. Mesela suya erişimi olmayan bir yerde insanlar varsa kızımın da  görmesini sağlıyorum.  Eğer onlara bir katkı sağlayabiliyorsa aslında ne kadar anlamlı bir hayat yaşıyor. Bu yeni bir iPhone almaktan çok daha değerli. Bu farklı yaşantılar, farklı yaşam biçimleri bir kişinin küçücük bile olsa katkısıyla değiştiğinde ve buna tanıklık edildiğinde kişilerin hayatı daha anlamlı hale geliyor.

Kızınızın gönüllülüğe yaklaşımı nasıl?

Bir akademisyen arkadaşımızın oğlu Luca’yı kanserden kaybettik. Kızım, Luca’yı kaybettikten sonra çok üzüldü şunu fark etti. Bizim Adım Adım da bir sürü çocuk kanserli sivil toplum kuruluşu var. Böylece bu çocuklar için bir şey yapmak istedi. Bir Dilek Tut, Gülmek İyileştirir ve KAÇUV için koştu. Bu kızımın hayatında inanılmaz bir etki yarattı. Ben çocuğumu bu kadar mutlu gördüğüm başka bir şey hatırlamıyorum.

Çocuğa fırsat vermek gerekiyor. Bana iyi gelen bir şey Düşler Akademisi’ne gitmiştik. Orada bir toplantımız vardı. İzzy’e sordum: “Sen de gelmek ister misin ama gönüllülük yapacaksın”, “ben toplantıya gireceğim ve sen boş oturamazsın” dedim. Düşündü tamam dedi. Bu üç sene önce oldu. O zaman on yaşındaydı. Ona bir gönüllü tişörtü verildi ve her gün bir iş tanımlandı. Bugün mutfaktasın, bugün tarladasın denildi. İşte bu fırsatı çocuğa siz veriyorsunuz bunu çocuk bilemez ki. Ve bu gönüllülük kızıma o kadar iyi geldi ki, akşam oluyor yemek yerken diyor ki, biliyor musunuz bu yediğimiz yemeğin patateslerini ben soydum. Bu ona çok keyif verdi. Şimdi ne zaman tatile gitmek istese Düşler Akademisi’ne yine gidelim diyor.  Bu küçük hareketler bence bizim verdiğimiz fırsatlar onların hayatın anlamına dair düşündürüyor belki şu an farkında değil ama neyle iyi hissediyor onu keşfediyor aslında.

Tarihte, kültürde kendini tanımakla ilgili neler var kendini tanımak merkezinden yola çıkarsak kendini tanımak ne kazandırır?

Ben önce Edebiyat okudum daha sonraki eğitimim ise Felsefe. Bence kendini tanıma konusu duygusal yetkinliklerin arasında en kıymetlisi ve en önemlisi.
Neden? Çünkü kendimizi tanımadığımızda, kırgınlıklarımızın, heyecanlarımızın korkularımızın farkında olmazsak ve bunun üzerine çalışmazsak aslında diğer verdiğimiz kararlar da belki yanlış kararlar oluyor. En önemli kararlar neler? Ne iş yapacağım, kiminle beraber olacağım, nerede yaşayacağım gibi kararlar bunlar. Kişiler kendini tanımadan, odaklanmadan bu kararları verdiğinde çok fazla pişmanlığa neden olabiliyor. Kendini tanımak çok temel bir kavram ama çok zor aynı zamanda. Hepimiz çok sayıda savunma mekanizmasına sahibiz kendi korkularımızla, kırılganlıklarımızla, kırgınlıklarımızla hatta heyecanlarımızla yüzleşebilmeliyiz.

Kendinize ilham aldığınız birileri var mı?

Alain de Botton benim çocukluk idolümdü. Felsefe okuyordum ve Alain ilk kitaplarını yazıyordu. Büyük bir hayranlıkla her yazdığını okuyordum. İlk olarak Essays in Lovekitabını okudum. Hayatımı değiştiren kitaplardan biriydi.  Ben de felsefe okuyordum ama benim okuduğum haliyle felsefe günlük yaşamdan çok kopuktu, teorik ve çok sterildi. Alain bütün bu öğretileri günlük yaşamın soru ve sorunlarıyla bağdaştıran işler yaptı. En önemli meselelerimiz ne? Aşk ve iş. Bunlarla ilgili felsefeden gelen öğretinin zenginliğini, yaşadığımız hayatın sorunlarına pratik çözümler üretmek için kullandı. School of Life’ı da bunun okulu olarak düşünebiliriz.

The School of  Life’daki derslerinizden bahseder misiniz?

Alain de Botton’nun  The Book of Life adlı bir kitabı var. Duygusal zekanın gelişmesine katkı sağlamayı hedefleyen benzer içerikler The School of Life’daki atölyelerde tartışılıyor. Türkiye’de ben de bu ekibe dâhil oldum ve Alain de Botton ile tanışma şansına sahip oldum.

The School of Life’ta çok önem verdiğim ‘Kendini tanımak’ atölyesini yapıyorum. İlk onunla başladım. ‘Rezilyans’ üzerine bir atölyem var. Son zamanlarda çok konuştuğumuz bir kavram ‘Aşkla’ ilgili bir atölyem var. Aşkı korumak üzerine aslında. Aşk nedir, nasıl sürdürülebilir olur? Yine hayatımla çok ilişkilendirebileceğim ‘Birey Olarak Fark Yaratmak Mümkündür’isimli bir atölyem var.

Rezilyans nedir? Kişilere ne kazandırır?

Alain de Botton’dan ilham alarak istiridye metaforuyla anlatabilirim. İstiridyenin kabukları kapalıdır ancak kendini rahatsız eden herhangi bir kum ya da bir parçacık içine girdiğinde o enfes inciyi yapıyor. O parlak, kırılmayan inciyi. Çok güzel bir şey üretiyor. Yalnızca dışarıdan rahatsız edilince yapabiliyor rezilyansın bence en güzel metaforu doğada inci.

Nedir rezilyans? Bizim farklı durumlar karşısında esnek ve dayanıklı olabilme halimiz. Sürekli hayatımızda birtakım değişiklikler oluyor kayıplar oluyor. Sevdiğimiz insanları kaybediyoruz, iş, statü kaybediyoruz. Bunlar olurken bizim bu yeni duruma adapte olabilme halimiz ve bütün bu kayıplardan ve zorluklardan güçlenerek çıkabilmemiz rezilyans.

Rezilyans nasıl gelişir?

Kendi kurguladığım haliyle bunun gelişebilmesi için mutlaka konfor alanından çıkılması gerekiyor. Durduğumuz yerde ve konfor alanımızın göbeğinde esnek ve dayanıklı olabilmemiz mümkün değil. O sınırların dışına çıkacağız. Bizi zorlayan, üzen, kıran durumlardan onlara nasıl bakacağız ve oradan nasıl çıkacağız? Rezilyans insanlar bunları büyüme fırsatı olarak görebilme becerisi aslında.

Rezilyans bizim doğuştan getirdiğimiz bir yetkinlik mi?

Bazı insanlar böyle, bazıları değil. Bazılarımız biraz daha dayanıklı ve esnek olarak dünyaya geliyor ancak çevresel faktörlerle de gelişiyor.  Her bir kaybı bir büyüme fırsatı olarak görebilmeyi başarabilmek, bunun üzerinde çalışabilmek hayat boyu sürecek bir çalışma. Ben de herhangi bir kayıp yaşadığım zaman kendime şunu söylüyorum. Bakışını değiştirmeye çalış, buradan ne öğrendin, daha sonraki yaşamında ne alıp götürüyorsun?

Rezilyans birkaç saatte anlatabileceğimiz bir şey değil. Her olayda üzerine tekrar düşünebileceğimiz, bakış açımız üzerine çalışabileceğimiz bir yetkinlik.

Konfor alanı nasıl aşılır?

Aslında sınırları zorlayarak aşılır. Başka bir yolu yok. O sınırların ötesine geçmeyi hayal etmek bence hayalle başlıyor ondan sonra da o sınırın ötesine geçecek küçük adımlarla. Gerçekten adım adım başlıyor. Önce sınırlarını fark edeceksin ondan sonra hayal edeceksin sonra da oraya çıkmayı yani dışarı çıkmayı göze alacaksın. Bir anlamda cesaret bu. Konfor alanında güvendeyiz. Bu bir ilişki, iş ya da durum olabilir. Konfor alanı istikrarlıdır. Dışarısı riskli alan ve öngörülemez alan fakat büyümek ancak o alanda mümkün.

Dünyanın en büyük meselesi ne?

Dünyanın meselesi ne? Çok büyük bir soru. Dünyanın meselesi çok. Benim gözümde ise dünyanın en büyük meselesi eşitsizlik, her açıdan eşitsizlik. Sürdürülebilir Kalkınma hedeflerinden biri de eşitsizliklerin azaltılması. Benim gözlemlediğim bu eşitsizliklerde bu uçurum açılıyor mesela şu anda teknoloji erişimi olan ile olmayan arasında açılıyor. İklim değişikliğinden çok daha fazla etkilenen ile etkilenmeyen arasında açılıyor. Engellilik alanı var. Kadın erkek eşitsizliği var. Bence dünyanın en büyük meselesi bu.

Itır Erhart’ın en büyük meselesi ne?

Bu da büyük soru aslında. Benim kişisel olarak kafaya taktığım mesele, bir yerinden çözümün bir parçası olmaya çalıştığım mesele ise bireylerin bu büyük toplumsal sorunların çözümünde kendilerinin bir rolü olabileceğini fark etmesini sağlamak. Herkes küçük bir davranış değişikliğine gitse aslında bu sorunları çok daha rahat çözebiliriz. Çözümü yalnızca devletlerden ya da büyük kurumlardan ya da Birleşmiş Milletler gibi yapılardan değil her birimizden beklemek. Benim meselem bireyleri sorunları sahiplenmeye ve adım atmaya teşvik etmek, eyleme yöneltmek.

Gönüllü çalışmalarla nasıl tanıştınız?

Çok küçük yaşlardan beri hep gönüllülük yaptım. Babamdan dolayı hastanede dezavantajlı gruplarla çalışmalar oluyordu. Onlara katıldım. Üniversitede gönüllüydüm. Gerçekten sosyal etkinliğin ve sosyal etki yaratmanın bana verdiği haz hiçbir şeye benzemediği için gönüllülük hayatımda hep var oldu.

Adım Adım nasıl ortaya çıktı?

Chicago’da bir çocuk hastanesinde sanat terapisti olarak çalışıyordum. Bir gün bütün hastane çalışanları, gönüllüleri Chicago’nun en yüksek binasına merdivene çıkacaklarını ve buradan bir kaynak geliştireceklerini öğrendim. Bu beni çok heyecanlandırdı. Anlattığım gibi fiziksel olarak sınırları zorlamayı çok seven birisiyim. Bir de artı değer üretecek kaynak yaratılacak ve farkındalık oluşturacak. Müthiş bir heyecan. O yarışa katıldım. Hem 110 kat merdiven çıktım hem ondan kaynak yarattım. Çalıştığım hastanede hiçbir hasta geri çevrilmiyordu. Kalp nakli de gerekse onun tüm masraflarını hastane karşılıyordu.

Hastanedeki ihtiyacımızı anlatıp ondan sonra çok güzel bağışlar topladık. Türkiye’deki arkadaşlarıma da anlattım ve oradan da bağış topladım. Böylece aradaki bağlantıyı fark ettim. Fiziksel olarak kendimizi zorlayarak farkındalık ve kaynak yaratabileceğimizi gördüm. Daha sonra maratonla ilgili poster gördüm. Maraton zor mu zannediyorsun bir de kemoterapiyi dene! diye. O zaman hiçbir alakam yoktu ama gene o fiziksel zorlamayı yapabileceğimi düşündüm. Maratonla, hem fiziksel hem mental sınırlarımı zorladım. Hem kişisel gelişim için hiç katkısı oldu hem de o sınırları zorlayarak bunu yaptıysam her şeyi yaparım hissi oluştu. Hem de bunu bir sivil toplum kuruluşu için yapıp ‘kaynaklı farkındalık’ yarattım. Sonra aynısı Türkiye’de niye olmasın diye düşündüm ve Türkiye’ye geri döndüm.

O zamanlar Türkiye’de böyle koşan insanlar var mıydı?

Türkiye’de o zaman koşan insan çok azdı.  Amatör spora bakış şimdikinden çok farklıydı ve sivil toplumun bireylerle ilişkisi de öyle. Bireylerin sivil toplum kuruluşlarına yakın durmadığını fark ettim. Önce koşan insanlarla tanıştım sonra benim gibi bunu hayal eden altı kişiyle bir araya gelip Türkiye’de bunu nasıl mümkün kılabiliriz diye hayal ettik. Her şey bir hayalle başladı ondan sonra da çok ciddi saha çalışması, anketler, bütün paydaşlar ile görüşmeler yapıldı. Türkiye’de bu nasıl olur onu kurguladık ve Adım Adım ortaya çıktı.

Adım Adım başladıktan sonra hayatınızda neler değişti, Adım adım insanlara katkıda bulunurken sizin hayatınıza nasıl katkı sağladı?

Adım Adım kuruluncaya kadar hep bir şeyler yaptım. Ama insanları mobilize edebilmeye başlamamız Adım Adım ile başladı.  Bir grup arkadaşımızla bir araya geldik ve bizim bu yaptığımızla başka insanları nasıl mobilize edebiliriz, toplumun sorunları için sivil toplum için harekete geçmeye nasıl onları ikna ederiz, bunu birlikte nasıl yaparız sorularına cevap aradık. Bir yandan da sivil toplum kuruluşlarını bireylerle çalışmaya nasıl ikna ve motive ederiz sorularını düşündük. Adım Adım’ın başlamış olması ve sonra da her yıl büyümüş olması gerçekten o insanları harekete geçirebilmenin mutluluğu çok başka bir şey. Ne olursa olsun sıfır noktasında öyle bir hayaliniz var. İnsanlar koşacak, bağış toplayacağız. Sivil toplum güçlenecek, sivil toplum kuruluşları birlikte hareket edecek ama onun yapılabilirliğini hala görmemişiz ve emin değiliz. İşte bu olduğu zaman artık her şey olabilirmiş gibi geliyor. Bu da oldu o da olur. Bu bizi çok güçlendiren bir şey oldu. Hayatıma müthiş insanlar kattı. Her bir sivil toplum kuruluşundaki koşmaya gelen o kadar çok insan dönüşümün parçası olabileceğini düşünen ve harekete geçen o kadar o kadar çok insan girdi ki hayatıma bu beni müthiş zenginleştirdi.

Adım Adım iyilik peşinde koşarken ne kadar bağış topladı?

Adım Adım 2008 yılından şu ana kadar 61 bin gönüllü koşucu ve yaklaşık 500 bin bağışçı ile 52 milyonunun üzerinde bağış topladı.

En sevdiğiniz üç kitap hangisi?

İnsanın Anlam Arayışı – Victor Frankl

Mutluluğun Kitabı – Dalai Lama & Desmond Tutu

Veba – Albert Camus

 

Çok teşekkür ederiz

Röportaj: Öznur Karaeloğlu

 

 

 

 

 

 

 

Call Now Button